Enflasyon Düşse de Geçim Kaygısı Bitmiyor

33 ülkeden gelen veriler, ekonomik toparlanmanın yalnızca enflasyon rakamlarıyla ölçülemeyeceğini gösteriyor. Asıl mesele, insanların geleceğe ne kadar güven duyduğu.

2026-10-24 08:33:22 - Arastiriyorum

Ekonomik haberleri takip ettiğimizde sürekli aynı kavramlarla karşılaşıyoruz: Enflasyon, faiz, büyüme, işsizlik ve satın alma gücü.

Rakamlar yükseliyor, düşüyor, tahminler değişiyor. Fakat bütün bu göstergelerin arkasında çok daha temel bir soru var:

İnsanlar gerçekten daha iyi yaşamaya başladıklarını hissediyor mu?

2026 yılının sonuna yaklaşırken 33 ülkede gerçekleştirilen bir yaşam maliyeti araştırması, bu sorunun cevabının düşündüğümüzden karmaşık olduğunu gösteriyor.

Dünya genelinde insanların %38'i maddi durumunu rahat veya iyi olarak değerlendiriyor. %27'si geçinmekte zorlandığını söylüyor. %32'si ise ancak geçinebildiğini belirtiyor.

İlk bakışta olumlu bir tablo var. Maddi açıdan rahat olanların oranı, zorlananlardan daha yüksek.

Ancak geleceğe ilişkin beklentileri incelediğimizde farklı bir hikâye ortaya çıkıyor.

İnsanlar bugün ayakta durabiliyor olabilir. Fakat yarın aynı yaşam standardını koruyabileceklerinden emin değiller.


Ekonomik rahatlık ile ekonomik güven aynı şey değil

Araştırmanın dikkat çekici taraflarından biri, mevcut ekonomik durum ile geleceğe yönelik beklentiler arasındaki farklılık.

Örneğin İsveç'te katılımcıların %63'ü, Hollanda'da ise %61'i finansal durumunu rahat veya iyi olarak tanımlıyor.

Buna rağmen özellikle Avrupa'daki gelişmiş ekonomilerde gelecek beklentileri oldukça temkinli.

Fransa'da insanların %41'i, Almanya'da %37'si ve İngiltere'de %32'si önümüzdeki yıl yaşam standartlarının gerileyeceğini düşünüyor.

Bu sonuç önemli bir ayrımı ortaya koyuyor.

Bir hanenin bugün faturalarını ödeyebilmesi, gelecekte aynı harcamaları karşılayabileceğine güvendiği anlamına gelmiyor.

Ekonomik refah yalnızca mevcut gelirle ilgili değil. Gelirin sürekliliği, birikim yapabilme kapasitesi ve beklenmedik harcamalar karşısındaki dayanıklılık da önemli.

Dolayısıyla ekonomik verilerdeki iyileşme, insanların kendilerini daha güvende hissetmesine hemen dönüşmeyebilir.


Dünya artık yalnızca fiyatlardan değil, yeni krizlerden de endişeleniyor

Araştırmada yaşam maliyetini yükselten etkenler sorulduğunda, katılımcıların %76'sı savaşları, uluslararası çatışmaları ve bunların sonuçlarını etkili görüyor.

Küresel ekonominin durumunu belirtenlerin oranı %74, ulusal hükümet politikalarını belirtenlerin oranı ise %70.

Burada önemli bir nokta var: Bu oranlar enflasyonun nedenlerini ekonomik olarak ölçmüyor. İnsanların fiyat artışlarının arkasında hangi faktörleri gördüğünü gösteriyor.

Yine de sonuç, ekonomik kaygının artık yalnızca yerel politikalarla sınırlı olmadığını düşündürüyor.

Enerji arzındaki belirsizlik, tedarik zincirleri, ulaşım maliyetleri ve jeopolitik gelişmeler, hanelerin geleceğe ilişkin değerlendirmelerine yansıyor.

Nitekim katılımcıların %70'i önümüzdeki altı ay içinde enerji ve temel hizmet faturalarının artmasını bekliyor.

Bu beklenti Avrupa'da %76'ya ulaşıyor.

Buradan çıkardığım sonuç şu: Jeopolitik riskler artık yalnızca devletlerin ve şirketlerin stratejik gündeminde değil, hanelerin ekonomik güvenlik algısının da merkezinde.


Türkiye: Enflasyon yavaşlıyor, peki yaşam neden hâlâ pahalı?

Türkiye'ye baktığımızda küresel tablonun önemli bir yansımasını görüyoruz.

Eylül 2026 itibarıyla Türkiye'de yıllık tüketici enflasyonu %29,73 seviyesinde. Bir yıl önce aynı dönemde bu oran %33,29'du.

Yani enflasyonun yıllık artış hızı gerilemiş durumda.

Ancak bu, fiyatların düştüğü anlamına gelmiyor.

Enflasyonun %33'ten %29'a gerilemesi, ürünlerin genel olarak ucuzlaması değil, fiyatların daha yavaş yükselmesi demek.

Üstelik temel harcama kalemlerindeki artış, genel ortalamanın üzerinde olabiliyor.

Eylül 2026 verilerinde konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlar grubundaki yıllık fiyat artışı %39,99; ulaştırmada ise %35,10.

Bu nedenle vatandaşın hissettiği yaşam maliyeti ile manşet enflasyon rakamı arasında önemli bir mesafe oluşabiliyor.

Araştırmanın Türkiye açısından en dikkat çekici sonucu da burada.

Türkiye'de katılımcıların %49'u enflasyonu ülkenin en önemli üç sorunu arasında sayıyor. Aynı araştırma dizisindeki 30 ülke ortalaması ise %29.

Aradaki fark 20 yüzde puan.

Bir başka ifadeyle Türkiye'de enflasyon, küresel ortalamaya kıyasla çok daha belirgin bir toplumsal endişe kaynağı.

Ekonomik istikrarı değerlendirirken bu algıyı göz ardı edemeyiz.

Çünkü fiyat artış hızının yavaşlamasıyla geçmiş yıllarda kaybedilen satın alma gücünün geri kazanılması aynı şey değil.


En büyük eşitsizlik, ekonomik dayanıklılıkta ortaya çıkıyor

Araştırmada yüksek gelirli hanelerin %50'si maddi durumunu rahat veya iyi olarak tanımlarken, düşük gelirli hanelerde bu oran yalnızca %24.

Düşük gelir grubunda zorlandığını söyleyenlerin oranı ise %38.

Bu farklılık bize yaşam maliyeti krizinin toplumun her kesimini aynı biçimde etkilemediğini gösteriyor.

Yüksek gelirli bir hane için fiyat artışı, tasarruf miktarının azalması anlamına gelebilir.

Düşük gelirli bir hane içinse aynı artış, temel ihtiyaçlar arasında seçim yapmak zorunda kalmak demek olabilir.

Bu yüzden yalnızca ortalama göstergeler üzerinden ekonomik refah değerlendirmesi yapmak eksik kalıyor.

Aynı enflasyon oranı altında çok farklı hayatlar yaşanabiliyor.


2027'ye girerken beklentiler neden bu kadar karamsar?

33 ülkede katılımcıların %68'i önümüzdeki yıl enflasyon oranının yükseleceğini düşünüyor.

%57'si işsizliğin artmasını, yine %57'si vergilerin yükselmesini, %53'ü ise faiz oranlarının artmasını bekliyor.

Üstelik %65'i enflasyonun 2027 içinde normale dönmeyeceğini ya da hiçbir zaman dönmeyeceğini düşünüyor.

Bu beklentileri gerçek ekonomik tahminlerle karıştırmamak gerekiyor.

Örneğin IMF'nin Ekim 2026 projeksiyonu, küresel enflasyonun 2026'da %4,7'den 2027'de %4,1'e gerilemesini öngörüyor.

Yani ekonomik modellemeler ile insanların beklentileri aynı yönde hareket etmeyebiliyor.

Bu farklılık benim için araştırmanın en önemli bulgularından biri.

İnsanların gelecek değerlendirmeleri yalnızca makroekonomik verilerden değil, son yıllarda yaşadıkları fiyat şoklarından ve belirsizliklerden de etkileniyor olabilir.

Daha önce yaşanan ekonomik zorluklar, gelecekte olabilecek iyileşmelere yönelik güveni sınırlayabilir.


Şirketlerin de dikkate alması gereken bir değişim var

Bu tablo yalnızca ekonomi yönetimleri açısından değil, şirketler ve tüketici araştırmaları açısından da önemli.

Bugün finansal açıdan rahat olduğunu söyleyen bir tüketici bile yarınki gelirinden endişe ediyorsa harcama kararlarında daha temkinli davranabilir.

Daha küçük paketleri tercih etmek, satın almayı ertelemek, fiyat karşılaştırmalarına daha fazla zaman ayırmak veya beklenmedik harcamalar için bütçe ayırmak bu davranışların olası sonuçları.

Ancak bunların araştırmada doğrudan ölçülen davranışlar değil, ekonomik güvensizlikten hareketle değerlendirilmesi gereken olası etkiler olduğunu özellikle belirtmek gerekiyor.

Bence şirketler için asıl soru artık yalnızca tüketicinin bugün ne kadar harcayabildiği değil.

Tüketici, yarın da aynı harcamayı yapabileceğine inanıyor mu?


Ekonomik toparlanma rakamlarda başlayabilir, güven duygusunda tamamlanır

Bu araştırmayı incelerken en çok dikkatimi çeken şey, insanların bugünkü durumları ile geleceğe dair hisleri arasındaki kopukluk oldu.

Bir ülkede enflasyon gerileyebilir. Ekonomik büyüme pozitif seyredebilir. Bazı hanelerin gelirleri artabilir.

Fakat insanlar yaşam standartlarını koruyamayacaklarını düşünüyorsa ekonomik iyileşme henüz tam anlamıyla hissedilmiyor demektir.

Türkiye açısından bu ayrım daha da önemli.

Çünkü yıllardır yüksek fiyat artışlarıyla yaşayan toplumlarda mesele yalnızca enflasyonun hangi seviyeye gerilediği değil, hanelerin kaybettikleri satın alma gücünü ne ölçüde yeniden kazanabildiği.

Enflasyon rakamlarla ölçülür. Geçim kaygısı ise insanların geleceğe ne kadar güvenle bakabildiğinde ortaya çıkar.

2027'ye yaklaşırken izlememiz gereken göstergelerden biri de tam olarak bu.

Araştırıyorum | Verinin ötesinde ne var?


Kaynaklar


More Posts