Araştırmada Yenilikler Konferansı 2026'nın "Yeni Ufuklar" teması, aslında araştırma sektöründen çok daha büyük bir soruya işaret ediyor: Dünya gerçekten nereye gidiyor? Jeopolitik dönüşümden yapay zekâya, sağlık trendlerinden marka stratejilerine kadar konferansın öne çıkan içgörülerini araştırmacı gözüyle değerlendiriyorum.
Yeni Ufuklar mı, Yeni Sis Perdesi mi?
10 Haziran 2026 tarihinde gerçekleştirilen Araştırmada Yenilikler Konferansı'nın teması "Yeni Ufuklar"dı.
İlk bakışta bu ifade iyimser bir gelecek çağrışımı yapıyor.
Ancak gün boyunca yapılan sunumların ortak mesajı çok daha sertti:
Sorun geleceği görememek değil. Sorun artık dünyanın öngörülebilir olmaması.
Konferans boyunca jeopolitikten yapay zekâya, markalardan sağlık tüketicisine kadar farklı başlıklar işlendi. Fakat tüm sunumların birleştiği tek nokta vardı:
Artık doğrusal düşünerek doğrusal sonuçlar elde edemeyiz.
Bu aslında araştırma sektörünün uzun yıllardır inşa ettiği birçok varsayımın sorgulanması anlamına geliyor.
Prof. Dr. Evren Balta'nın sunumu belki de günün en kritik çerçevesini ortaya koydu.
Son 15 yılda çatışma sayısı 32'den 61'e yükselmiş durumda. 180'den fazla ülke doğrudan çatışmalardan etkileniyor ve sivil kayıplar son on yılda iki katına çıkmış durumda.
Ancak daha ilginç olan savaşların kendisi değil.
Savaşların altında yatan güç dönüşümü.
Bu tabloyu "kriz" olarak okumak kolay.
Ama sunumdaki en güçlü tez şuydu:
Bu bir kriz değil, kalıcı bir geçiş dönemi.
Belki de içinde bulunduğumuz dönemi anlamak için en doğru tanım bu.
Moneesha Banerjee'nin sunumu ise iş dünyasına yönelik çok önemli bir uyarı içeriyordu.
Sunumdaki en dikkat çekici cümlelerden biri şuydu:
En büyük risk değişim değil, gerçekliği yanlış okumaktır.
Çünkü bugün birçok şirket:
Oysa tüketici davranışı artık geçmişte olduğundan çok daha hızlı değişiyor.
Burada özellikle dikkat çeken kavram:
Say-Do GapYani insanların söyledikleri ile yaptıkları arasındaki boşluk.
Sunuma göre:
Araştırma sektörünün önümüzdeki dönemde en kritik görevi de burada başlıyor.
İnsanların ne söylediğini değil;
gerçekte ne yaptığını anlamak.
Sağlık oturumunda ortaya çıkan tablo da oldukça çarpıcıydı.
Ipsos verilerine göre:
Daha ilginç olan ise ruh sağlığının artık birçok ülkede en büyük sağlık problemi olarak görülmesi.
30 ülke ortalamasında:
ilk sıralarda yer alıyor.
Türkiye'de stres oranlarının dünya ortalamasının belirgin şekilde üzerinde olması da dikkat çekici.
Bu nedenle sağlık sektörü artık yalnızca tedavi sunan bir alan değil.
İnsanların yaşam kalitesini artırmaya çalışan bir deneyim alanına dönüşüyor.
Sidar Gedik'in sunumunda yer alan NBER çalışması günün belki de en önemli tartışmasını ortaya koydu.
Çalışmanın temel iddiası şu:
Yapay zekâ karar kalitesini artırabilir ancak uzun vadede insan öğrenme motivasyonunu aşındırabilir.
Bu son derece önemli.
Çünkü bugün herkes üretkenliği konuşuyor.
Ama çok daha az kişi şu soruyu soruyor:
Kararları yapay zekâ verirse, insan ne öğrenmiş olacak?
Sunumun en güçlü mesajı da buydu:
Yapay zekâ süreçleri kolaylaştırır.
Sorgulamak hâlâ bizim görevimizdir.
Bu yalnızca araştırma sektörü için değil;
yöneticiler,
akademisyenler,
gazeteciler,
araştırmacılar,
politika yapıcılar
için de geçerli.
Konferansın sonunda aklımda kalan şey yeni teknolojiler olmadı.
Yeni metodolojiler de olmadı.
Asıl yeni ufuk şu:
Geleceği tahmin etmeye çalışmayı bırakıp geleceğe hazırlanmayı öğrenmek.Çünkü artık:
Kazananlar;
belirsizlik altında öğrenebilen,
uyum sağlayabilen,
yanlış olduğunu kabul edip yön değiştirebilenler olacak.
Yeni ufuklar belki de gelecekte değil.
Belki de hâlâ geçmişin doğrularına tutunmaya çalışan zihniyetlerin ötesinde.