Türkiye’de çalışanlar artık yalnızca maaş için çalışmıyor. Ipsos ve Pluxee araştırması; aidiyet, anlam, sosyal çevre ve yaşam dengesi arayışının iş dünyasını nasıl dönüştürdüğünü ortaya koyuyor. Özellikle genç çalışanların yüksek umut seviyesi ve pozitif yaklaşımı, Türkiye’de iş hayatına dair ezberleri bozuyor.
Uzun süredir iş dünyası üzerine yapılan tartışmaların merkezinde aynı soru var:
“Çalışanlar artık çalışmak istemiyor mu?”
Özellikle pandemi sonrası dönemde yükselen “quiet quitting”, tükenmişlik, işe yabancılaşma ve Z kuşağı tartışmaları birçok kurumda ortak bir korku yarattı. Şirketler çalışanlarını kaybettiklerini düşünmeye başladı.
Ancak Türkiye’den gelen yeni veriler daha farklı bir tablo gösteriyor.
Pluxee ve Ipsos tarafından 10 ülkede gerçekleştirilen geniş kapsamlı araştırma, Türkiye’de çalışanların işten tamamen kopmadığını; aksine iş ile hayat arasındaki dengeyi yeniden tanımlamaya çalıştığını ortaya koyuyor.
Ve belki de en dikkat çekici nokta şu:
Türkiye’de çalışanlar hâlâ umutlu.
Hem de dünya ortalamasının üzerinde.
Araştırmanın en dikkat çekici bulgularından biri çalışanların mevcut ruh hali.
Türkiye’de çalışanlar kendilerini;
olarak tanımlıyor.
Bu tablo özellikle 18-24 yaş arası genç çalışanlarda daha da belirginleşiyor.
Genç çalışanların yüzde 48’i kendisini “mutlu”, yüzde 21’i ise “özgüvenli” olarak tanımlıyor.
Küresel ölçekte ekonomik belirsizliklerin, gelecek kaygısının ve güvencesizlik hissinin yoğun olduğu bir dönemde Türkiye’de gençlerin hâlâ umut üretmeye devam ediyor olması oldukça önemli.
Çünkü bu veri bize yalnızca çalışan psikolojisini değil, aynı zamanda toplumsal beklenti yapısını da anlatıyor.
Türkiye’de gençler sistemi tamamen reddetmiyor.
Ama sistemin kendilerine daha anlamlı bir yaşam sunmasını bekliyor.
Araştırmanın belki de en kritik bölümlerinden biri çalışanların “iyi yaşam” tanımı.
Katılımcıların yüzde 54’ü iyi bir hayatın temelinde “etrafımda iyi insanlar olması” gerektiğini söylüyor.
Bu oran, işin ya da ekonomik göstergelerin önüne geçen çok güçlü bir sosyal aidiyet ihtiyacına işaret ediyor.
Türkiye’de çalışanlar için:
maaş kadar hatta bazen maaştan daha önemli hale geliyor.
Üstelik çalışanların yüzde 31’i kendilerine fazladan 4 saat verilmesi durumunda bunu aileleriyle geçirmek istediğini belirtiyor.
Bu veri çok önemli.
Çünkü uzun yıllar boyunca iş dünyası çalışan bağlılığını yalnızca performans ve verimlilik üzerinden okumaya çalıştı.
Oysa yeni dönemde çalışan bağlılığı artık psikolojik dengeyle doğrudan ilişkili.
İnsanlar yalnızca iyi maaş değil, sürdürülebilir bir hayat istiyor.
Modern çalışan artık şunu söylüyor:
“İşim hayatımın tamamı değil.”
Ve açıkçası bunda haksız da değiller. İnsanlık binlerce yıl boyunca yalnızca hayatta kalmaya çalıştı. Şimdi ilk kez insanlar yaşamanın nasıl bir şey olması gerektiğini tartışıyor. Şirketler ise hâlâ cuma günü pizza söylemenin bağlılık yarattığını düşünüyor. Kurumsal hayat bazen gerçekten bir laboratuvar deneyi gibi.
Son yılların en popüler klişelerinden biri şu:
“Z kuşağı çalışmak istemiyor.”
Araştırma bunun tam tersini gösteriyor.
18-24 yaş arası çalışanlar işin hayatlarının önemli bir parçası olduğunu kabul ediyor. Ancak işin hayatın tek merkezi olmasını istemiyorlar.
Bu çok kritik bir ayrım.
Yeni nesil çalışmaya karşı değil.
Ama:
karşı mesafeli.
Aslında bu yaklaşım irrasyonel değil.
Belki de ilk kez bir kuşak, “kariyer uğruna tüm hayatımı feda etmek istemiyorum” diyebiliyor.
Ve dürüst olmak gerekirse, önceki kuşakların çoğu da içten içe aynı şeyi düşünüyordu.
Sadece yüksek sesle söyleyemiyorlardı.
Araştırmanın bir diğer önemli sonucu çalışanların işe gitme motivasyonları.
Türkiye’de çalışanların:
temel motivasyon kaynağı olarak görüyor.
Bu tablo önemli çünkü ekonomik baskının çok yoğun olduğu bir ülkede bile çalışanlar yalnızca maaş odaklı düşünmüyor.
Evet, katılımcıların yüzde 41’i “faturaları ödemek için çalışmak zorundayım” diyor.
Ancak motivasyonun merkezinde hâlâ:
bulunuyor.
Bu da bize şunu gösteriyor:
Türkiye’de çalışan bağlılığını artırmak isteyen şirketler yalnızca ücret politikasıyla başarılı olamayacak.
Yeni dönemin rekabet avantajı;
“çalışanın kendini insan gibi hissedebildiği kurumlar” olacak.
Batı’da uzun süredir “Great Resignation” yani Büyük İstifa dalgası konuşuluyor.
Ancak Türkiye’de veriler daha farklı bir gerçeklik gösteriyor.
Çalışanların yarısından fazlası mevcut işlerinde devam etmek istiyor.
Üstelik çalışanların yüzde 84’ü çalıştıkları kurum için “seviyorum” ya da “beğeniyorum” gibi pozitif ifadeler kullanıyor.
Bu neyi gösteriyor?
Türkiye’de insanlar işlerinden tamamen kopmuş değil.
Ama artık koşulsuz adanmışlık da göstermiyorlar.
Yeni dönemin çalışan modeli şu:
“İşime bağlıyım ama kendimi kaybetmek istemiyorum.”
Aslında bu yaklaşım sağlıklı.
Çünkü tükenmiş bir çalışanın ne yaratıcılığı sürdürülebilir oluyor ne de verimliliği.
Yıllarca kurumsal dünyada “fedakârlık” romantikleştirildi.
Şimdi ise insanlar ilk kez sınır koymayı öğreniyor.
Şirketler bunu tehdit gibi okumak yerine yeni nesil sürdürülebilir çalışma modeli olarak değerlendirmek zorunda.
Araştırmanın en değerli mesajlarından biri şu:
Bağlılık artık şirketlerin çalışanlardan talep ettiği bir şey değil.
Karşılıklı bir ilişki.
Çalışanlar:
bekliyor.
Türkiye’de çalışanların yüzde 43’ü destekleyici iş ortamını en önemli tatmin unsuru olarak görüyor.
Yüzde 40’ı ise yaptığı işin görülmesini ve takdir edilmesini istiyor.
Bu veri aslında modern çalışma hayatının en büyük kırılmasını anlatıyor.
İnsanlar artık sadece “iş gücü” olmak istemiyor.
Görülmek istiyor.
Ve belki de tüm hikâyenin özeti tam olarak burada.
Çünkü teknolojinin hızlandığı, yapay zekânın süreçleri dönüştürdüğü bir çağda insanların hâlâ en büyük beklentisi çok insani:
Anlam.
Aidiyet.
Ve değer gördüğünü hissetmek.
Kurumsal dünya bunu ne kadar erken anlarsa geleceğin iş modellerini de o kadar doğru kuracak.