Ipsos’un 14 ülkede 14.500 kişiyle gerçekleştirdiği Global Obezite Algısı Araştırması, obeziteye ilişkin toplumsal algının çoğu zaman bilimsel gerçeklerle çeliştiğini gösteriyor. Araştırma, bireysel sorumluluk anlatısının ne kadar güçlü olduğunu, ancak obezitenin biyolojik ve tıbbi boyutunun hâlâ yeterince anlaşılmadığını ortaya koyuyor.
Obezite: Küresel Bir Sağlık Sorunu, Ama Aynı Ölçüde Bir Algı Sorunu
Son yıllarda obezite yalnızca bir halk sağlığı meselesi değil, aynı zamanda güçlü bir toplumsal algı ve yargı alanı haline geldi. Obezite çoğu zaman bireysel tercihler, irade ve yaşam tarzı üzerinden açıklanıyor.
Ipsos’un gerçekleştirdiği Global Obezite Algısı Araştırması, tam da bu noktada önemli bir soru soruyor:
İnsanlar obeziteyi gerçekten nasıl anlıyor?
Araştırma 14 ülkede 14.500 yetişkin ile gerçekleştirildi ve katılımcıların 3.094’ü obezite ile yaşayan bireylerden oluşuyor.
Bu veri seti bize yalnızca sağlıkla ilgili bir tablo değil, aynı zamanda toplumsal düşünme biçimlerinin haritasını sunuyor.
Araştırmanın en dikkat çekici bulgularından biri şu:
Obezite ile yaşayan kişilerin üçte ikisi (%66), obezitenin kişisel tercihlerle önlenebileceğine inanıyor.
Yani mesele sadece toplumun dışarıdan bakışı değil.
Obezite ile yaşayan bireyler de büyük ölçüde aynı anlatıyı içselleştirmiş durumda.
Bu durum önemli çünkü:
Bu yaklaşım aynı zamanda suçluluk ve öz eleştiri duygusunu da artırıyor.
Araştırmaya göre obezite ile yaşayan bireylerin:
%63’ü obezitenin sadece diyet ve egzersizle çözülebileceğini düşünüyor.
Oysa bilimsel literatür uzun zamandır şunu söylüyor:
Obezite;
faktörlerin birleşimiyle ortaya çıkan kronik bir hastalık.
Nitekim aynı araştırmada katılımcıların yalnızca %51’i genetik ve biyolojinin obezitenin temel nedenlerinden biri olduğunu kabul ediyor.
Bu fark önemli bir bilgi boşluğuna işaret ediyor.
Araştırma, davranış ile sağlık sistemi arasındaki ilginç bir çelişkiyi de ortaya koyuyor.
Obezite ile yaşayan bireylerin:
Yani çoğu insan çözümü şu üç yerde arıyor:
Araştırmaya göre katılımcıların %33’ü son bir yıl içinde popüler diyetleri denemiş.
Bu tablo, obezitenin sağlık sistemi yerine kültürel trendlerle yönetildiğini gösteriyor.
Araştırmanın en çarpıcı bölümlerinden biri, obezitenin bireylerin yaşam deneyimlerini nasıl etkilediğini gösteren bölüm.
Obezite ile yaşayan bireylerin büyük bölümü kilolarının şu alanları etkilediğini söylüyor:
Bu oranların çoğu %70’in üzerinde.
Örneğin:
Yani obezite yalnızca bir sağlık meselesi değil.
Aynı zamanda sosyal ve psikolojik bir deneyim.
Araştırma, obezite ile yaşayan bireylerin sık yaşadığı bazı duyguları da ölçüyor.
Sonuçlar oldukça açık:
Obezite ile yaşayan bireyler daha sık şu duyguları yaşıyor:
Bu bulgular obezitenin yalnızca fizyolojik değil, aynı zamanda toplumsal bir damgalama deneyimi olduğunu gösteriyor.
Araştırmanın ortaya koyduğu en büyük paradoks şu:
Toplumun büyük bölümü obeziteyi bireysel irade sorunu olarak görüyor.
Ama aynı zamanda obezite ile yaşayan bireyler:
Yani ortada aslında bir “bilgi ile algı arasındaki boşluk” var.
Bilim obeziteyi kronik bir hastalık olarak tanımlarken, toplum hâlâ onu çoğu zaman kişisel başarısızlık olarak yorumluyor.
Ipsos araştırmasının gösterdiği şey basit ama güçlü:
Obezite yalnızca tıbbi bir konu değil.
Aynı zamanda:
kesiştiği bir alan.
Bu nedenle obezite ile mücadele yalnızca diyet programlarıyla değil, aynı zamanda:
ile mümkün.
Yani mesele sadece kilo değil.
Mesele, obeziteyi nasıl düşündüğümüz.
Bu yazıda yer verilen bulgular, Ipsos tarafından Aralık 2025 – Ocak 2026 döneminde 14 ülkede toplam 14.500 yetişkinle gerçekleştirilen Global Obezite Algısı Araştırması verilerine dayanmaktadır. Araştırmanın metodolojisi ve tüm detaylı veriler için:
https://www.ipsos.com/tr-tr/ipsos-global-obezite-algisi-arastirmasi